12 Eylül’ü İyi Okuyun!

12 Eylül’ü yalnızca 12 Eylül 1980 sabahı başlayan askerî darbe olarak okumak büyük yanılgıdır. Çünkü 12 Eylül’ün yolu çok daha önce döşenmeye başladı. 27 Mayıs 1960’ta Türk milletinin oyuyla işbaşına gelmiş hükümet devrildi. Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan idam edildi.

Bu ülkenin demokrasi tarihinde kapanmayacak yaralardan biri açıldı. Millet iradesinin üzerine bir kere gölge düştüğünde arkası geldi. 12 Mart 1971’de bu defa tanklar yönetime doğrudan el koymadan, muhtırayla milletin seçtiği hükümet görevden çekilmek zorunda bırakıldı. Ardından Türkiye, 1970’li yılların sonunda adım adım büyük kardeş kavgasının içine sürüklendi.

Yüzde 8,63 Kimdi?

Sağcı ve solcu diye ülkenin gençleri birbirine kırdırıldı. Üniversiteler bölündü. Mahalleler bölündü. Kahvehaneler bölündü. Aileler bölündü. Yaklaşık 5 bin vatan evladı hayatını kaybetti. Ve 12 Eylül sabahı geldiğinde Türk milletine denildi ki: “Başka çare kalmamıştı.” Asıl üzerinde durmamız gereken cümle budur. Gerçekten başka çare mi kalmamıştı? Yoksa Türkiye inandırılmıştı?

12 Eylül yönetimi kendi düzenini kurdu. 1982 Anayasası hazırlandı. 7 Kasım 1982’de yapılan halkoylamasında anayasa yüzde 91,37 “evet” oyuyla kabul edildi. Ama ben bugün yüzde 91’i değil, yüzde 8,63’ü hatırlamak istiyorum. Bütün baskılara, korkuya ve tek taraflı propagandaya rağmen “hayır” diyebilen o insanlar kimlerdi? Onlar demokratlardı. Peki kimdi bu demokratlar?

Demokrat Merkez Çizgisi

Onlar, 1950’de “Yeter! Söz milletindir” diyerek millet iradesini yeniden siyasetin merkezine taşıyan Demokrat Parti geleneğinin insanlarıydı. Türkiye’nin dört bir yanına yolu, elektriği, barajı, fabrikayı ve kalkınma heyecanını götüren anlayışın temsilcileriydiler. Ardından Adalet Partisi döneminde Anadolu’yu yollarla, barajlarla, sanayi tesisleriyle, enerji yatırımlarıyla buluşturan; devlet politikası merkezine koyan devamıydılar.

65 yaş aylığı gibi sosyal devlet uygulamalarını hayata geçiren de siyasi kültürün yönettiği Türkiye idi. Sonra demokrat merkez çizgisi Doğru Yol Partisi ile devam etti. Elbette partiler de hatalar yaptı. Hiçbir siyasi hareket kusursuz değildir. Ama geleneğin temel iddiası son derece açıktı: Milletin üzerinde hiçbir güç olamaz.

Darbe Sadece Tankla Olmaz

İktidarın meşruiyet kaynağı sandıktır. İktidar sandıkla gelir, sandıkla gider. Vatandaş sokağa çıktığında devlet onu düşman olarak görmez. Siyaset, vatandaştan korkmaz. İşte 1982 yılında bütün baskılara rağmen “hayır” diyebilen yüzde 8,63’ün içinde demokrasi kültürünü taşıyan insanlar da vardı. Onların itirazı devlete değildi. Devletin millet iradesinin üzerine çıkmasına idi.

Aradan 46 yıl geçti. Bugün tanklar sokaklarda değil. Radyodan darbe bildirileri okunmuyor. Parlamentonun kapısında asker yok. Fakat demokrasiyi yalnızca tankların ortadan kaldırabileceğini düşünüyorsanız 12 Eylül’ü yeterince iyi okumamışsınız demektir. Demokrasi bazen bir gecede ölmez. Yavaş yavaş zayıflar. Meclis güç kaybeder. Yargıya güven azalır. Liyakat ortadan kalkar. Devlet kurumları şahıslara bağlanır.

Demokratik Alanın Daralması

Basın susmaya başlar. İnsanlar konuşurken kelimelerini seçmek zorunda hisseder. Siyasi partiler birbirlerine benzemeye başlar. Muhalefet, iktidarın çizdiği alanın dışına çıkamaz hâle gelir. Sonra bir gün dönüp bakarsınız: Seçim vardır. Sandık vardır. Partiler vardır. Ama milletin gerçek anlamda tercih yapabileceği demokratik alan giderek daralmıştır. Bugün Türkiye’nin üzerinde düşünmesi gereken mesele budur.

Yaklaşık çeyrek asra ulaşan iktidar döneminin sonunda vatandaş geçim mücadelesi veriyor. Emekli ay sonunu getiremiyor. Gençler geleceklerini başka ülkelerde arıyor. Çalışan aldığı ücretle temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyor. Üretici maliyetlerin altında eziliyor. İşsizlik, yoksulluk, yolsuzluk ve liyakat tartışmaları toplumun devlet kurumlarına olan güvenini aşındırıyor. Bunlar yalnızca ekonomik meseleler demokrasi meselesidir.

Terörsüz Türkiye Ama Nasıl?

Şimdi Türkiye’de bir de “Terörsüz Türkiye” süreci tartışılıyor. Bu ülkede terörün bitmesini istemeyecek tek bir vatansever yoktur. Elbette terör bitsin. Elbette analar ağlamasın. Elbette Türk milleti çocuklarını teröre kurban vermesin. Ama bunun yolu Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerini tartışmaya açmak değildir. Bunun yolu terör örgütüne veya sembolleştirdiği isimlere meşruiyet kazandırmak değildir.

Bebek katili Öcalan üzerinden yürütülecek siyasi mühendisliğin Türkiye’nin terör sorununa kalıcı çözüm getireceğine inanmıyorum. Çünkü terör yalnızca dağdaki birkaç silahlı adamdan ibaret değildir. Terörün finansmanı vardır. Uluslararası bağlantıları vardır. Bölgesel güç mücadeleleri vardır. İstihbarat savaşları vardır. Ortadoğu üzerinde hesabı olan devletler vardır. Bugün örgüt ortadan kalkar.

Güçlü Devletin Tanımı

Yarın başka isimle başka yapı Türkiye’nin karşısına çıkarılabilir. Bu nedenle devletin görevi yalnızca örgütün silah bırakmasını sağlamak değildir. Asıl görev, Türkiye Cumhuriyeti’ni terör örgütlerinin ve dış müdahalelerin kullanabileceği zeminden kalıcı olarak çıkarmaktır. Bunun yolu güçlü devlettir. Ama güçlü devlet demek güçlü iktidar demek değildir. Güçlü devlet; Meclis, yargı, basın, bürokrasi demektir.

12 Eylül bize başka şeyi daha öğretmelidir. “Ben sağcıyım.” “Ben solcuyum.” “Biz komünistlerle mücadele ettik.” “Biz faşizmle mücadele ettik.” Bu sloganların arkasına saklanıp yeniden birbirimizi düşmanlaştırmayalım. 1970’lerde ülkenin çocuklarına aynı oyun oynandı. Bir tarafa “komünistler geliyor” denildi. Öbür tarafa “faşizm geliyor” denildi. Sonunda sağcı genç öldü. Solcu genç öldü.

Sağcı-Solcu Kavgasından Dersler

Analar ağladı. Babalar çocuklarını toprağa verdi. Kazanan Türk milleti olmadı. Kazanan demokrasi olmadı. Bugün de Türkiye’yi yeniden kamplara ayırmak isteyen her anlayışa karşı dikkatli olmak zorundayız. Çünkü millet birbirini düşman görmeye başladığında, milletin üzerinde vesayet kurmak isteyenlerin işi kolaylaşır. Bugün Türkiye’nin yeniden demokrat merkeze ihtiyacı vardır. Sağın ve solun birbirini düşmanlaştırmadığı ihtiyaç vardır.

Devletin vatandaşa tepeden bakmadığı; kalkınmanın yalnız birkaç şehirde değil Anadolu’nun tamamında hissedildiği; sandığın gerçek anlamda millet iradesini belirlediği siyaset anlayışına ihtiyacımız vardır. Demokrat Parti’nin “Yeter! Söz milletindir” diyerek açtığı yol, Adalet Partisi’nin kalkınmacı merkez siyasetiyle ve Doğru Yol Partisi’nin demokratik merkez iddiasıyla devam etti. Bugün mesele eski partileri yeniden kurmak değildir. Mesele özü ayağa kaldırmaktır.

Hür Düşünce Hareketi

Millete güvenen devleti… Üreten ekonomiyi… Liyakatli bürokrasiyi… Bağımsız yargıyı… Güçlü Meclisi… Özgür vatandaşı… Ve hiçbir gücün millet iradesinin üzerinde olmadığı Türkiye’yi yeniden kurmaktır. Hür Düşünce Hareketi tam da bunun için vardır. Biz geçmişin kavgalarını bugüne taşımak için değil, geçmişin doğru tecrübelerinden yararlanarak Türkiye’ye yeni demokrat merkez oluşturmak için yola çıktık. Ne sağın öfkesine teslim olacağız.

Ne solun ezberlerine. Ne iktidarın etrafında dizileceğiz ne de yalnız muhalefet etmiş olmak için muhalefet edeceğiz. Bizim ölçümüz Türkiye’dir. Bizim tarafımız Türk milletidir. Bizim siyaset anlayışımız, milletin devleti yönettiği; devletin milleti yönetmeye kalkmadığı düzendir. 12 Eylül’den çıkarılması gereken en büyük ders de budur. Demokrasi yalnızca seçim yapmak değildir. Vesayet altına alınmamasıdır.

Gençlere Sesleniş

Ben özellikle gençlere sesleniyorum: 12 Eylül’ü birkaç kitap paragrafından ibaret görmeyin. Yaşayanlardan dinleyin. O günlerin gazetelerini okuyun. Sağcının da solcunun da hikâyesini dinleyin. Cezaevlerinde yaşananları öğrenin. İdamları öğrenin. Siyasi yasakları öğrenin. Ve kendinize şu soruyu sorun: Bir millet özgürlüğünü kaybettiğini ne zaman fark eder? Tank sokağa çıktığında mı? Yoksa düşünmekten, konuşmaktan ve itiraz etmekten vazgeçtiğinde mi?

Türkiye’nin yeni 12 Eylül’e ihtiyacı yoktur. Türkiye’nin daha fazla kutuplaşmaya da ihtiyacı yoktur. Türkiye’nin yeniden hukuka, demokrasiye, üretime ve millet iradesine ihtiyacı vardır. Bugün Türkiye yeniden merkezini arıyor. O merkez korkunun merkezi olmayacaktır. Kutuplaşmanın merkezi olmayacaktır. Teslimiyetin merkezi olmayacaktır. O merkez; aklın, hukukun, üretimin, liyakatın ve demokrasinin merkezi olacaktır.

Biz buna Türkiye’nin Hür Merkezi diyoruz. 12 Eylül’ü unutmayın. Ama yalnız darbeyi değil, darbeyi mümkün hâle getiren ortamı da unutmayın. Çünkü tarih bize defalarca göstermiştir: Demokrasiye sahip çıkmayan milletler, bir gün kendileri adına karar veren muktedirlerle karşı karşıya kalırlar.

Bir daha asla.

SÜLEYMAN AKSOY


Mühendis SÜLEYMAN AKSOY sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Scroll to Top