İmza Atmak Kolay; Mehmetçiğin Yolunu, Görevini ve Dönüşünü Kim Güvenceye Alacak?

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki Mekke Ortak Savunma Anlaşması, sıradan bir diplomatik yakınlaşma değildir. Bir ülkeye yönelik silahlı saldırının diğerlerine de yapılmış sayılmasını öngören, uzun vadeli bir güvenlik taahhüdüdür.

7 Ağustos 2026’da imzalanan anlaşmanın onaylanmasına ilişkin teklifin 20 Ekim’de TBMM’ye sunulduğu bildirildi. Aynı gün kamuoyuna aktarılan metin üzerinden tartışıyoruz; Meclisteki resmî ekler ve özellikle yorum farklılığında esas alınacağı belirtilen İngilizce metin ayrıca karşılaştırılmalıdır.

Mesele dostluklara karşı çıkmak değildir. Mesele, Türkiye’nin hangi tehdide karşı, hangi imkânlarla ve hangi sınırlar içinde sorumluluk üstlendiğini bilmektir.

110 yıl önce o coğrafyadaydık. Bugün hangi dersi hatırlamalıyız?

1916’da Osmanlı Devleti Hicaz’da, Yemen’de ve Irak’ta savaşıyordu. Hicaz İsyanı, demiryoluna yönelik saldırılar ve uzak cephelerin ağır şartları, askerî mücadelenin yalnızca cephede kazanılmadığını gösterdi. Ulaşım ve ikmal hatları da savaşın bir parçasıydı.

Ancak bugünün devletlerini, sınırlarını ve toplumlarını 1916’daki aktörlerle aynı sayamayız. Tarihten çıkarılacak ders, bir millete güvensizlik değil; siyasi hedef ile askerî imkân arasındaki mesafeyi doğru hesaplamaktır.

Bugün sorulması gereken şudur:

Bir asır önce uzak cephelerde yaşadığımız güçlükleri anarken, şimdi üstleneceğimiz yükümlülüklerin ulaşımını, ikmalini ve çıkış şartlarını gerçekten hesaplıyor muyuz?

Sınırdaş olmayan üç ülke birbirine nasıl yardım edecek?

Türkiye’nin ne Suudi Arabistan’la ne de Pakistan’la kara sınırı var. Bu iki ülke de birbirine sınırdaş değil.

Bu durum ittifakı imkânsız kılmaz. Fakat yardımın zamanında ulaşmasını, anlaşmaya taraf olmayan ülkelerin tutumuna ve kullanılabilecek güzergâhlara bağımlı hâle getirir.

Örneğin Türkiye’den Suudi Arabistan’a Irak üzerinden düşünülecek bir kara sevkiyatı, Irak’ın iznine ve güzergâhın güvenliğine bağlıdır. Pakistan’a İran üzerinden kara ulaşımı da İran’ın tutumundan bağımsız değildir. Bunlar birer güzergâh örneğidir; mevcut ve onaylanmış askerî sevkiyat planları olduklarını söylemiyoruz.

Üç ülkenin attığı imza, aradaki dördüncü ülkeye geçiş izni verme yükümlülüğü getirmez.

Öyleyse savaş anında o ülke “geçemezsiniz” derse ne olacaktır?

Mehmetçik uçakla giderse ağır teçhizatı nasıl ulaşacak?

Hava yoluyla personel ve bazı sistemler taşınabilir. Ancak askerî bir görevin ihtiyacı personelden ibaret değildir: mühimmat, yakıt, bakım ekipmanı, yedek parça ve sağlık desteği de gerekir.

Üst geçiş izinleri, kullanılabilir havaalanları ve güvenli iniş koşulları kesintiye uğrarsa ne yapılacaktır? Deniz yoluna başvurulduğunda limanların, geçiş noktalarının ve sevkiyatın güvenliği nasıl sağlanacaktır?

Burada en önemli ayrım şudur:

Bir birliği göndermek başka, onu aylarca görev yapabilir durumda tutmak başkadır.

Yayımlanan anlaşma metni lojistik destek öngörüyor. Ancak bu hüküm, tek başına kesintisiz bir ulaşım ve ikmal düzeninin hazır olduğunu göstermiyor.

Askerimize yardım gerekirse yardıma kim, nasıl yetişecek?

Asıl sorumuz yalnızca “Mehmetçik oraya nasıl gider?” değildir.

Oradaki askerimize takviye gerekirse ne olacaktır? Yaralılarımız hangi güvenli hat üzerinden tahliye edilecektir? Kullanılan havaalanı veya liman devre dışı kalırsa alternatif nedir? Geçiş izni geri çekilirse birliklerimizin korunması ve geri dönüşü nasıl sağlanacaktır?

Bu soruların operasyonel ayrıntılarının kamuoyuna açıklanması gerekmez. Fakat TBMM’nin yetkili organlarının, planın varlığına, yeterliliğine ve maliyetine ilişkin güvenilir bilgiye sahip olması gerekir.

Gidiş planı kadar takviye, tahliye ve dönüş planı da devlet sorumluluğudur.

Yardım yükümlülüğünü hangi olay harekete geçirecek?

Yayımlanan metnin birinci maddesi yalnızca gerçekleşmiş saldırıyı değil, egemenlik ve toprak bütünlüğünün tehdit edilmesini de ele alıyor. İkinci madde ise dış kaynaklı silahlı saldırı ve derhal yardım üzerinde duruyor; desteğin kapsamının değerlendirme sonrasında belirlenmesini öngörüyor.

O hâlde şu ayrımlar açıklığa kavuşmalıdır:

Bir devletin saldırısıyla devlet dışı silahlı bir grubun saldırısı aynı şekilde mi değerlendirilecek? Saldırının kaynağı tartışmalıysa kimin tespiti esas alınacak? Taraflardan biri önceden başka bir çatışmaya katılmışsa yükümlülüğümüz nerede başlayıp nerede bitecek?

Bir müttefiki savunmak ile onun bütün bölgesel tercihlerinin sonucunu üstlenmek aynı şey değildir.

Savunma görevi zamanla başka bir savaşa dönüşebilir mi?

Bir görev önce radar, istihbarat veya hava savunma desteğiyle başlayabilir. Sonra sistemleri korumak için personel, personeli korumak için ilave birlik, saldırıları durdurmak için sınır ötesi harekât talep edilebilir.

Bu, gerçekleşmiş bir süreç değil; önceden değerlendirilmesi gereken görev genişlemesi riskidir.

Türkiye hangi desteği verebileceğini belirlerken, hangi görevi üstlenmeyeceğini de açıklığa kavuşturmalıdır. Savunma sanayii işbirliği, ülke savunmasına destek ve üçüncü bir ülkede muharip görev birbirinden ayrı kararlardır.

TBMM anlaşmayı mı onaylayacak, gelecekteki görevleri de mi?

Anlaşmanın iç hukuku saklı tutan hükümleri bulunuyor. Buna karşılık Anayasa’nın 92’nci maddesindeki milletlerarası anlaşma istisnası nedeniyle, Meclisin vereceği onayın askerî uygulamalar bakımından nasıl yorumlanacağı önemlidir.

Bu nedenle onay sürecinde açık cevap verilmelidir:

Muharip görev, personel sayısı, görev süresi, komuta ilişkisi ve bütçe için hangi kararlar ayrıca TBMM’ye gelecektir? Hangi uygulamalar yürütmenin yetkisinde sayılacaktır?

Meclis, yalnızca başlangıçta imza sürecini tamamlayan değil; yükümlülüklerin uygulanmasını da denetleyen makam olmalıdır.

Kazancımız ve üstlendiğimiz risk dengeli mi?

Anlaşmanın savunma sanayii, teknoloji paylaşımı ve caydırıcılık bakımından fayda sağlayabileceği göz ardı edilmemelidir.

Fakat silah satışıyla askerî güvenlik taahhüdü aynı şey değildir. Ticari kazanç elde etmek, sınırları belirsiz bir askerî sorumluluğu kendiliğinden haklı çıkarmaz.

Türkiye tehdit altında kaldığında diğer iki ülke hangi somut desteği sağlayacaktır? Katkılar, maliyetler ve riskler karşılıklı olarak nasıl paylaşılacaktır? Türkiye’nin mevcut savunma ihtiyaçları için ayrılan kapasite etkilenebilecek midir?

Ekonomik egemenlik bakımından ölçü, yalnızca elde edilecek gelir değil; üstlenilecek toplam yük ve karar bağımsızlığıdır.

Şartlar değişirse anlaşmadan çıkabilecek miyiz?

Kamuoyuna aktarılan metin, anlaşmanın süresiz olmasını ve olağan çekilmenin yürürlüğe girişten ancak on yıl sonra mümkün olmasını öngörüyor.

On yıl içinde yönetimler, tehditler ve bölgesel dengeler değişebilir. Bu nedenle askıya alma, ihlal, uyuşmazlık ve devam eden görevlerin sona erdirilmesi hükümleri dikkatle incelenmelidir.

Uzun vadeli dostluk değerlidir. Ancak uzun vadeli yükümlülük, değişen şartları değerlendirme imkânını ortadan kaldırmamalıdır.

Son söz

Türkiye bölgesinde etkili olmalıdır. Dostlarıyla işbirliği yapmalı, savunma teknolojisini geliştirmeli, barışa ve caydırıcılığa katkı sunmalıdır.

Fakat güçlü devlet, yalnızca yardım sözü veren devlet değildir. Verdiği sözün hukukunu, ulaşımını, ikmalini, maliyetini ve sınırını hesaplayan devlettir.

Mehmetçiği göndermeden önce yolunu; görev vermeden önce sınırını; taahhüt üstlenmeden önce çıkışını belirlemek zorundayız.

110 yıl öncesini hatırlamak, geçmişe dönmek için değil; geçmişte ödenen bedellerden ders almak içindir.

Devlet güçlü olacak. Millet hür olacak. Cumhuriyet sağlam kalacak.

Bunun şartı da açıktır: Millî çıkarla tanımlanmış görev, hesaplanmış risk ve etkili TBMM denetimi.

Süleyman AKSOY
Hürdüşünce Hareketi Gn. Bşk.


Mühendis SÜLEYMAN AKSOY sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Scroll to Top