MK TV’de bir saate sığmayacak kadar yoğun gündemi konuşmaya çalıştık. Stüdyoda sorular peş peşe geldi, ben de memleketin hem dışarıdaki hem içerideki sınavını anlatmaya gayret ettim.
Fakat televizyonun kusuru var; süre bitince söz de bitiyor. Oysa bazı meseleler yarım bırakılmaya gelmez. O akşam içimde kalanları, stüdyoda tam açamadıklarımı burada sizlerle hasbihal eder gibi, bütün halinde paylaşmak istedim.
Dışarıda Kuşatma, İçeride Oyun Var
Bana ilk sorulan İsrail ile yaşadığımız gerginlikti. Açık söyleyeyim, bunu sıradan diplomatik atışma gibi göremiyorum.
İsrail, Türkiye’nin Suriye’de güçlenmesini kendi alanına tehdit olarak görüyor. Suriye’de terk edilmiş Havaalanı’na yapılan saldırı sadece Şam’a değil, doğrudan Ankara’ya verilmiş mesajdı. Netanyahu da bunu gizlemedi, çektiği videoda “Biz mesajı Türkiye’ye veriyoruz” dedi. Burada sinsi plan işliyor. Dün Saddam’a, Esad’a ne yaptılarsa bugün aynısını Sayın Cumhurbaşkanımız üzerinden Türkiye’ye deniyorlar. Amaç bizi tahrik edip kontrolsüz tepki verdirmek ve sonra dönüp Amerika’ya, Avrupa’ya “Bakın Türkiye bize saldırıyor, kendimizi korumak zorundayız” demek.
İşte tuzağa düşmeyeceğiz. Ne hamasetle gaza geleceğiz ne de sessiz kalıp sineceğiz. Bu işin yolu bellidir: devlet aklı, diplomasi ve caydırıcılık. İsrail’le savaş ne bizim ne de bölgenin hayrınadır. Zaten tarihe bakın; İsrail’in kuruluşundan Araplarla ve Filistin’le mücadelesine kadar her kritik eşikte biz varız. Bu kadar iç içe geçmiş iki ülke arasında dilin kullanılması bile başlı başına düşündürücüdür. Elbette Türkiye tehdit edilecek, sınırları pazarlık konusu yapılacak ülke değildir. Bunu da dost düşman herkes bilsin. Diplomasiyi sonuna kadar açık tutacağız ama caydırıcı gücümüzü de hazır tutacağız. İsrail NATO üyesi bile değilken, olası saldırıya karşı S-400’lerimiz başta olmak üzere tüm imkanlarımız tetikte olmalıdır.
Bu Gerginlikte İran Nerede Durur?
Tam bu noktada akla hemen ikinci soru geliyor: Peki İran ne yapar, Türkiye’nin yanında durur mu?
İran’la hukukumuz başkadır. Kasr-ı Şirin’den beri sınırımızda tek taş oynamamıştır. En sorunsuz komşumuzdur. İran elbette İsrail’in yıpranmasını istemesi onun bölgesel çıkarınadır. Ama aynı İran, Türkiye’nin Suriye’de tek başına güçlenmesinden de tedirgin olur. Bunun sebebi de mezhepçiliktir. İşte bu yüzden Türkiye’nin en dikkat etmesi gereken yer burasıdır. Laik devlet olarak bizim mezhep kavgasında işimiz olamaz. Mezhepçiliğin ne kadar tehlikeli olduğunu Irak ve Suriye’de gördük; ordular mezhep şeyhlerinin talimatıyla Amerikan tanklarına karşı direnmeden çözüldü.
O yüzden İran’dan koşulsuz destek beklemek hayalcilik olur. Ne İran’ın mezhep eksenine ne de İsrail’in güvenlik eksenine yaslanacağız. Kendi milli menfaatimize göre, bağımsız ve tutarlı politika izleyeceğiz. Tutarlılık da önemlidir; yandan Azerbaycan üzerinden İsrail’e enerji akışını sürdürüp, Kıbrıs’ta ve adalarda sessiz kalıp, diğer yandan bölgede hakemlik iddiasında bulunamazsınız.
Bu vesileyle Rusya-Çin hayali kuranlara da hatırlatma yapayım. Libya, Irak, Suriye parçalanırken o çok güvendiğimiz Rusya ve Çin kılını bile kıpırdatmadı. O gün ders almadıysak bugün alalım. Ve tam da bölgesel kuşatma tablosunun içinde, sınırımıza yapılan askeri sevkiyatı doğru okumak gerekir. Bu savaş hazırlığı değil, önleyici tedbirdir. Anlaşılan o ki istihbarat acil tehdide işaret ediyor. Biz içeride “PKK silah bırakıyor” derken, İsrail’in kışkırtmasıyla SDG/PYD’nin Mehmetçiğimize yönelik sabotaj ihtimali ciddidir. Devlet tedbir alıyor, doğru yapıyor. Bu kararı alan hükümete ve görevdeki evlatlarımıza kolaylıklar diliyorum.
Dışarıda Güvenlik Ararken, İçeride Siyaseti Tıkıyorlar
Dışarıda bu tablo varken içeride ne yapılıyor derseniz, orada da siyasetin önü tıkanıyor. Programda Sayın Bahçeli’nin seçim ve siyasi partiler yasası değişikliği çağrısı soruldu. Yıllardır biz de “değişsin” diyoruz, çünkü mevcut Siyasi Partiler Kanunu’nda genel başkanlar adeta tek adam. İstediğini listeye yazıyor, istemediğini siliyor. Milletvekili dediğiniz genel başkanın memuru olmuş, vatandaşa da “benim seçtiğimi seçeceksin” dayatması yapılıyor.
Peki Sayın Bahçeli ne öneriyor? Kocaman hiç. Ön seçim mi getireceksiniz? Üyeler mi genel başkanı seçecek? Yargı denetimi mi olacak? Hiçbiri yok.
Niyetin ne olduğunu görmek için zamana bakmak yeterli. “Terörsüz Türkiye” süreciyle ana muhalefet dahil herkesi hizaya getirdiler, siyasetin ortası boşaldı. Şimdi de Cumhurbaşkanlığı sistemini tahkim edip 50+1’i aşağı çekerek koltuğu sağlama alma hesabı yapıyorlar. “Temsilde adalet” dedikleri şey, baraj zaten %7 iken yeni partilerin önünü daha da kapatmaktan başka şey değil. Ben paketten milletin hayrına şey çıkacağına inanmıyorum. Siyasetteki bu tıkanıklığın içinde istisnayı da anmadan geçmeyeyim. O taslağa hayır diyen 59 Yeni Yol milletvekilini buradan bir kez daha selamlıyorum. Milletin vekili nasıl olunur gösterdiler. Ama acı olan ne biliyor musunuz? Geçmişe bakınca o 59 ismin bir daha listelerde olmayacağını da biliyoruz.
Vekil Transferi ve Yüce Divan Tiyatrosu
Siyasetteki tıkanıklık bizi doğal olarak sonraki soruya getiriyor: Vekil ve belediye başkanı transferleri ile o meşhur Yüce Divan tartışması.
Benim için vekilin A partisinden B partisine geçmesi hiç şaşırtıcı değil. Çünkü zaten milletin vekili değil, genel başkanın vekili. Asıl hesap vermesi gereken, o vekili örgüte rağmen listeye yazan genel başkandır. Belediye başkanlarında da tablo aynı; akçalı işlere bulaşıp kurtulmak için iktidara koşanları partiye almak marifet değildir. Ben olsam o isimleri rozet takmak yerine doğrudan yargıya gönderirim. Çözüm nettir: Partinin oyuyla seçilen vekil partisinden ayrılıyorsa vekilliği düşsün, 90 gün içinde o ilde seçim yenilensin. Belediye başkanları için de denetim kurulu kurulsun, sebepsiz zenginleşmenin hesabı kuruşuna kadar sorulsun.
Yüce Divan meselesinde de milletimizi kandırmayalım. Yüce Divan her suçun bakıldığı yer değildir. Orası görev suçlarının yeridir. Rüşvet, sahtecilik, yüz kızartıcı suçlar normal mahkemede görülür. Diploması sahte çıkan da normal mahkemede yargılanır. Vatana ihanet varsa o zaman Yüce Divan’a gidersin.
Ama mecliste birbirini aklama devri bitmelidir. Dokunulmazlık kalksın, vekillik askıya alınsın, beraat ederse dönsün. Yoksa Çiller-Yılmaz örneğinde olduğu gibi mecliste aklanıp sonra memleketi bu hallere getirirsiniz. Daha vahimi, iddianamesi bile olmadan belediye başkanlarını aylarca içeride tutup sonra beraat ettiren yargı varsa, o yargı da bunun hesabını vermelidir. Aynı şekilde köprünün işletmesini 6 yıl uzatıp millete milyarlarca zarar yazan bürokrattan da “yukarıdan emir geldi” diyerek sıyrılamazsınız.
Tüm Tartışmaların Gölgesinde Mutfaktaki Yangın
Ve tüm siyasi tartışmaların gölgesinde asıl yangının nerede olduğunu unutmayalım: mutfakta.
Merkez Bankası yılbaşında %16 dediği 2026 enflasyon tahminini şimdi %28’e çıkardı. Aradaki %12 fark nerede? Sizin cebinizden gitti. Ekim’de %32 diyecekler, şimdiden yazın kenara. Bu artık enflasyon değil, resmen gelir transferidir. Emeklinin, işçinin cebinden alıp fiyatları belirleyenlerin cebine koyuyorlar. Maaşa %1 zam verip %28 enflasyonu size ödetiyorlar. Sonra da “pardon yanlış hesaplamışız” deyip geçiyorlar. Kimse de çıkıp hesap vermiyor, soruşturma izni bile verilmiyor.
Son söz
Sevgili dostlar, bütün anlattıklarım aslında iki kelimede düğümleniyor: Devletin güvenliği ve milletin refahı. Biz güçlü devleti de hür vatandaşı da aynı anda istiyoruz. Biri diğerinin düşmanı değil. Sınırımızı korurken hukuku, enflasyonla mücadele ederken adaleti unutamayız. Devlet güçlü olacak, millet hür olacak. Cumhuriyet sağlam kalacak… Kalın sağlıcakla.
Süleyman AKSOY | Hür Düşünce Hareketi Genel Başkanı
Mühendis SÜLEYMAN AKSOY sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.




