Devletin Bekası ve Çocuklarımızın İstikbali

Geçtiğimiz günlerde MKTv ekranlarında yaptığım canlı yayın, ülkemizin içine sürüklendiği çok katmanlı krizleri ortaya koymak açısından vicdani bir sorumluluktu. Bugün Türkiye; yalnızca ekonomik sıkıntılarla değil, dışarıda planlanan ve içerideki aktörlerce sahnelenen büyük bir tasfiye operasyonuyla da karşı karşıya. Bu yazımda, o yayında dile getirdiğim uyarılar ve çözüm önerilerini, tarihe not düşmek amacıyla paylaşıyorum.

Siyasi Tasfiyenin Anatomisi: 12 Eylül’den BOP’a

Devlet anlayışımızda temel bir ilke vardır: Eğer Türkiye Cumhuriyeti düşmanları tarafından tehdit ediliyorsa, devlet tüm gücüyle ayakta durur. Ama bugün sessizlik ve tepkisizlik hâkimse, bu, devletin ruhunun ortadan kaldırıldığı bir “fetret devri” yaşadığımız anlamına gelir.

Mktv’de yaptığım konuşmada da belirttiğim gibi; karşımızdaki tablo, Sevr ile başaramadıklarını, Lozan ile yüzlerine vurduğumuz gerçekleri bugün siyasi manevralarla hayata geçirme çabasıdır. 12 Eylül 1980 darbesiyle ülkenin vatansever dinamikleri dağıtıldı ki, sahne yalnızca küresel güçlerle “eş başkanlık” yürütecek kişilere kalsın. 2002’den bu yana şekillenen yapı ise, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında komşularımızın ve nihayetinde Türkiye’nin yönetimsel olarak parçalanma sürecinde rol oynamıştır. Biz kendi aramızda kavga ederken, asıl büyük tehlike sessizce anayasal kurumlarımızı, yargımızı ve üniversitelerimizi ele geçirmiştir.

Özerklik Maskeli Bölünme: “İkiz Yasalar” Tezgâhı

Bir devletin egemenliği, üniter yapısının dokunulmazlığı ve kurumlarının direnciyle kaimdir. Bugün “demokrasi” ve “yerellik” kılıfıyla sunulan paketler, aslında Türkiye’nin idari bütünlüğüne vurulacak en ağır darbenin ön hazırlığıdır.

Yayında özellikle “İkiz Yasalar” meselesine dikkat çektim. Yeni kurulan bazı siyasi partilerin programlarında, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndaki 9 kritik çekinceyi kaldırma vaadini görüyoruz. Mevcut iktidarın dahi milli güvenlik zaruretiyle koyduğu çekinceleri kaldırmak demek, Türkiye’yi “özerk adacıklara” bölmek demektir. Daha özerklik dahi ilan edilmeden “Barajların elektriği bize ait, parasını biz alacağız” diyebilen zihniyete kapıyı açmak, parçalanma sürecine hizmet etmektir. Meclis dışında hazırlanan ve meclise dayatılan “çerçeve yasalar”, anayasal bütünlüğümüzün altını oymaktadır.

Gazi Meclis’te İkinci Habur Rezaleti: PKK Affına Hayır!

Hukuk devletinde meclis, milletin iradesinin tecelligahıdır. Ancak bugün meclis dışı odaklar tarafından hazırlanan ve vekillere dayatılan “İnfaz Yasası” paketleri, adaleti tesis etmek için değil; eli kanlı terör odaklarına meşru siyaset sahası açmak için tezgahlanmaktadır.

Mktv ekranlarında açıkça ifade ettim: Hazırlanan düzenleme af yasasıdır; fakat kader kurbanı olan garibanlara değil, PKK’lı militanlar için çıkıyor! Evladımızı katleden teröriste özgürlük, üstelik bir de siyaset yapma imkânı vadediliyor. “Dağa çıkmış ama teröre bulaşmamış” gibi akla ziyan kavramlarla vatandaşın aklıyla alay ediliyor. Gazi Meclis çatısı altında ikinci “Habur Rezaleti” yaşatılmasına ne şehitlerimiz ne de aziz millet razı olmayacaktır. Devlet kendisine karşı işlenen suçu affedebilir ancak katili benim adıma affetme yetkisine sahip değildir!

Ekonomik Soykırım ve Toplumsal Çöküş

Milli güvenliğin ilk kalesi vatandaşın mutfağıdır. Halkın büyük çoğunluğunun açlık sınırında yaşam savaşı verdiği ülkede, sadece ekonomi değil, toplumsal ahlak ve devlet güvenliği de büyük tehdit altındadır.

Mevcut tabloyu yayında şu sözlerle analiz ettim: Fiyatlar son 4 yılda 20 kat artmış, 20 milyon insanımız günde 5 dolara mahkûm edilmiş… Siz uyuşturucu baronlarını ve organize suç liderlerini makamlarınızda ağırlarken, aç kaldığı için marketten ekmek çalan çocuğu 20 yıl hapse atmakla hangi adaletten bahsediyorsunuz? Yoksulluk her türlü suça zemin hazırlar; zemini kasten kurutan siyaset kurumu, yaşanan toplumsal çöküşün asıl sorumlusudur.

Cumhuriyetin 100. Yılında Büyük Utanç: Çocuklarımız ve Cezaevleri

Dünyada çocuklara bayram hediye eden kutlu felsefeden, bugün evlatlarını cezaevlerinde sayıya vuran anlayışa savrulduk. Çocuklarını koruyamayan yönetimin “beka” nutukları samimiyetten uzaktır.

Yazıma son verirken yaraya parmak basmak isterim: Türkiye’de cezaevleri, mevcut yönetim eliyle birer “açık cezaevine” dönüştürülmüştür. 304 bin kapasiteye karşılık 427 bin mahkûm sayısı, çözümün sadece hapislerde arandığının kanıtıdır. 15 yaşındaki çocuğu ıslah etmek yerine hapse tıkmak, onu suç örgütlerinin kucağına itmektir. Son 10 yılda kaybolan 100 bin çocuğun hesabı verilmemişken, organ mafyasına karşı tedbir alınmamışken; devleti yönetenlerin çocukları hapisle tehdit etmesi insanlık dramıdır. Devletin asli görevi çocuğu sokakta değil; kreşte, okulda ve güvenli istikbalde tutmaktır.

Sonuç: Yeni “1 Mart Tezkeresi” Ruhu

Aziz Milletim; sorunun parçası olanlardan çözüm beklemek beyhudedir. Çözüm; “inadına cumhuriyet, inadına adalet” diyenlerin, paradigmaları yıkan halkın kendi öz iradesindedir.

Hür Düşünce Hareketi olarak bizler meclis üzerinde demokratik baskı kurmak adına mücadelemizi başlattık. Siz değerli vatandaşlarımdan ricamdır; meclisteki vekillerinize vebalin hesabını sorun. Yeni “1 Mart Tezkeresi” ruhuyla dayatmayı geri püskürtmeliyiz. Devlete güvenip evladınızı sakın sokağa bırakmayın; kendi ailemize ve vatanımıza biz sahip çıkacağız.

Çare de biziz, umut da biziz!
Ne mutlu Türküm diyene!

Süleyman AKSOY

Programın tamamını buradan izleyebilirsiniz…


Mühendis SÜLEYMAN AKSOY sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Scroll to Top